Nolan’ın The Odyssey’ini biraz geç de olsa izledim. Açıkçası bu kadar geç izlediğim için pişman oldum. Nolan hayranı olmadığım ve filmden evvel gereksiz tartışmalar çok sık kulağıma geldiği için izlemek istememiştim. Oysa o gereksiz tartışmalar da film için çok önemliymiş.

Öncelikle bir sanat eserine nasıl bakılması gerektiğini çoğu kişinin bilmediği ortaya çıkmış oldu. Açıkçası beni filmi izlemeden soğutan şeylerden biri de arkeolog / eskiçağ tarihçisi vs. olup ezkaza Odisseia okuyanların çığırtkanlığı oldu. Herkes bir şey demek zorundaymış gibi, filmden çıkan herkes 20 yıl evvel derste okutulan Odisseia ile filmi mukayese etti. Elbette herkes istediği yerinden anlar, istediği yeriyle konuşur. Lakin herhalde Nolan da senin kadar okumuştur destanı be güzel kardeşim. “KİTAPTA BÖYLE DEĞİL!!”, “DESTANA SADIK KALMAMIŞ ŞEREFSİZ!!!” tadındaki isyanların ne kadar boş olduğunu gördükçe filmi izlemek zorunda olduğum hissi güçlendi. Fakat beni korkutan, çevirmen Emily Wilson’ın bile benzer şikâyetlerle Nolan’ı eleştirmesi oldu. Nolan büyük bir sahtekârlık peşinde miydi? Lakin Elliot Page muhabbetinin ragebait çıkması gibi, sabun köpüğü eleştiriler filmin büyüklüğü karşısında yok olup gidiyor.

Evet, Nolan destanı epey bir eğip bükmüş. Büyük anlatısına tuval yapmaktan öte bir derdi de olmadığı için bu eğip bükmeler can sıkıcı gelmiyor.

Filmde Odysseus’un maceralarını sıra sıra görmek isteyenler, daha evvel çekilmiş filmleri pekâlâ izleyebilir. Bu filmdeki anlatıda ise macera perdesinin ardında büyük bir Batı eleştirisi yatıyor. Filmi kıymetli yapan da bu eleştiri.

Odysseus’un yaşadığı pişmanlık hissinin heyulası, tapınakta acımasızca öldürülen genç kızın (belki Kassandra?) tanrıça Athena suretinde Odysseus’a devamlı görünmesi, Agamemnon’un bir kere bile görmediğimiz çehresinin bilinçli olarak gizlenişi… Tüm bunların üzerine, Odysseus’un eşiyle konuşmasında geçen ve 12’den vurarak filmin asıl derdini anlatan ‘Deniz Kavimleri biziz’ sözü… Bunlar, bütün bu Batı eleştirisini taşıyan en vurucu noktalar.

Helen’in bir çift mavi gözüne ve sarı saçına takılı kaldılar ama hep kendini dünyanın yöneticisi gören, bezirgânlığıyla dünyayı sömüren, borusu her yerde öten, istediği istilayı, sömürgeyi, işkenceyi ve katliamı yapan BATI’nın, MÖ 12. yüzyılda kimliği hâlâ tartışmalı olan Deniz Kavimleri üzerinden bizzat kendisiyle yüzleştirilmesi; Nolan’ın “Deniz Kavimleri biziz” diyerek Batı’yı doğrudan bu yıkımın faili hâline getirmesi bu ahaliye hiç etki etmemiş gibi gözüküyor. Bu açıdan da müthiş bir eleştiri. Tam bir Batı ikiyüzlülüğü.

Bilemiyorum… Ben filmi izlerken aklıma Belçika sömürgeciliği altında elleri kolları kesilen Kongolular; Gazze’de katledilen insanlık; Suriye’den göçmek ve kaçak işçi olarak çalışmak zorunda kalan sekiz yaşındaki çocuğun “Hiçbir hayalim yok” deyişi geldi… Homeros’un destanındaki maceralardan bazılarını atladıysa Nolan, kusuruna bakmayın bence.

Bu açıdan son yılların en büyük eleştirilerinden ve en büyük filmlerinden biri.

HME.