Arkeologların en sık karşılaştığı sorulardan biridir: “Peki hocam, bunlar hangi millettendi?”
Bu soru kimi zaman yalnızca geçmişi anlamaya yönelik masum bir meraktan doğar. Fakat çoğu zaman arkasında daha derin ve sorunlu bir düşünce vardır: Bir kültüre ya da bir esere değer verebilmek için onunla etnik bir bağ kurmamız gerektiği düşüncesi… Elbette “kendinden” olana yakınlık duymak son derece insani bir his; fakat binlerce yılın ardından günümüze ulaşarak geçmişe tanıklık eden her eser, artık hepimizin; insanlığın ortak mirasıdır.
Ve arkeoloji, bütün bu aidiyet hesaplarının üzerinde durur.
Bir heykelin hangi halka/kültüre ait olduğunu araştırmak bilimsel bir sorudur. Fakat o heykelin korunmaya değer olup olmadığını kökenine göre belirlemek, arkeolojinin varlık nedenine aykırıdır. Çünkü geçmiş, yalnızca belirli toplulukların kendilerini doğrulamak için kullanabilecekleri bir miras değildir. Bir kültür varlığına sahip çıkmak için onu yapan insanlarla “aynı dili konuşmak” gerekmez. Kültür mirasının ortaklığı tam da buradan doğar: İnsan, kendisine ait olmayan bir geçmişle de bağ kurabilir; onu sevebilir ve yok olmasına razı olmamalıdır.
Reşit Mazhar Ertüzün’ün hikâyesi, bu düşüncenin belki de en güzel örneklerinden biridir.
Reşit Bey’le tanışmam, 2026 yılı Prokonnesos Arkeolojik Yüzey Araştırmaları sırasında Galimi/Çınarlı Derneği’nin, onun kaleme aldığı Kyzikos, Kapıdağı Yarımadası ve Çevresindeki Adalar adlı kitabı bizlere hediye etmesiyle gerçekleşti.
Reşit Bey, 1946 yılında henüz yirmi sekiz yaşındayken Erdek Kaymakamı olarak göreve başladı. Bölgeye geldiği ilk günlerde Bandırma’ya giden yolun göz alıcı beyazlığı dikkatini çekti. Bunun nedenini sorduğunda kendisine, yolun Kyzikos’un mermerleriyle yapıldığını söylediler. Antik kentin yapılarından sökülen mimari bezemeli bloklar, sütunlar ve heykeller kırılıyor; yol yapımında kullanılıyor ya da kireç ocaklarında yakılıyordu. Bir zamanlar tüm ihtişamıyla ayakta duran Hadrianus Tapınağı’nın içinde açılmış büyük çukur da bu tahribatın en ağır izlerinden biriydi.
Reşit Bey’in anlattığı bir karşılaşma, yaşananların vahametini bütün çıplaklığıyla gösterir. Kireç ocağını işletenlerden biri ona, günün birinde bir kaymakamın bu taşları toplamaya kalkacağını nereden bilebileceğini söyledikten sonra şöyle devam eder:
“Ocakta öyle heykeller yaktım ki çıplak kadınlar kireç olunca bile hâlâ bana güler dururlardı.”
Reşit Bey, kitabını işte bu sözler yüzünden yazdığını söyler.
Belki de onu anlamak için yalnızca bu sahneye bakmak yeterlidir. Erdek’e görevli olarak gelen genç bir kaymakam ile yüzyıllar önce yaşamış bir heykeltıraşın elinden çıkan, adını dahi bilmediğimiz bir kadın heykeli arasında hiçbir etnik, dinsel ya da tarihsel bağ yoktu. Fakat heykelin kirece dönüştürülmesi karşısında hissettiği acı gerçekti. Çünkü insanın geçmişle bağ kurabilmesi için o geçmişin doğrudan mirasçısı olması gerekmez.
Arkeoloji sevgisi ve kültür bilinci tam olarak budur.
Reşit Bey gördükleri karşısında üzülmekle yetinmedi. Eski eserlerin toplanması ve korunması için çalıştı; tahribatın önlenmesine yönelik talimatlar hazırladı. Taşınabilir eserleri bir araya getirerek Erdek’te bir açık hava müzesi kurdu. 1949 yılında burada doksan yedi eser sergilenmeye başlanmıştı. Hadrianus Tapınağı’ndaki kireç ocağından kurtardığı mermerlerle bir düzenleme yaptı; halkın ve özellikle gençlerin bu eserlerle karşılaşmasını sağlamaya çalıştı.
Bütün bunları yalnızca bir idarî görev olarak görmedi. Kendisine verilmiş bir emri yerine getirmiyordu. Aksine, çoğu zaman destek görmeden ve hatta zaman zaman engellenerek hareket ediyordu. Uzmanlık alanının dışında olduğunu açıkça kabul ediyor, kendisini bir “tarih ve arkeoloji amatörü” olarak tanımlıyordu. Fakat bu sözün içindeki tevazu, yaptığı işin değerini küçültmemelidir. Çünkü onun amatörlüğü bilgisizlikten değil, kelimenin esas anlamıyla sevgiden doğuyordu.
Üstelik yalnızca eserleri kurtarmaya çalışmadı. Kapıdağı Yarımadası’nı ve çevresindeki adaları araştırdı; antik kaynakları, Osmanlı belgelerini ve farklı dillerdeki çalışmaları inceledi. Araziye çıktı, yer adlarının ve tarihî yapıların izini sürdü. Bütün bu emeği bir kitaba dönüştürdü. Ancak hazırladığı çalışma, yayımlanmak üzere başvurduğu kurumlardan hak ettiği desteği göremedi.
Yıllarca araştırılmış, sahada sınanmış ve büyük bir tutkuyla hazırlanmış bir eserin basılabilmesi için Reşit Bey’in önünde sonunda ailesinin evini ipotek ettirmesi gerekti.
Bazı kitapların ardında cevapsız bırakılmış başvurular, bürokratik kayıtsızlıklar, şahsi fedakârlıklar ve bir insanın doğru bildiği şeyden vazgeçmemesi vardır. Reşit Bey’in 1953 yılında yayımlanan Kapıdağı Yarımadası ve Çevresindeki Adalar: Tarih ve Arkeolojisi Üzerine Araştırmalar adlı eseri de böyle bir kitaptır. Onu basılı hâle getiren şey yalnızca araştırmacısının bilgisi değil, vazgeçmeyi reddeden tutkusu olmuştur.
Belki bugün Kyzikos’un, Kapıdağı’nın, Erdek’in ve çevredeki adaların tarihini araştırırken Reşit Bey’in çalışmasına başvuran herkesin bir an için bu fedakârlığı hatırlaması gerekir. Çünkü o, kendisiyle hiçbir bağı bulunmayan, kaymakam olarak atandığı bu topraklarda binlerce yıl önce yaşamış insanların bıraktığı eserlere sahip çıkarken karşılığında bir unvan, makam ya da kazanç beklemiyordu. Bu eserleri yalnızca insanlığın bu topraklarda bıraktığı izler oldukları için değerli buluyordu.
Kurduğu açık hava müzesi bugün eski bütünlüğüyle yaşamıyor olabilir. Kurtardığı eserler başka yerlere taşınmış, emeklerinin bir bölümü unutulmuş olabilir. Fakat onun gösterdiği mücadele hâlâ önümüzde duruyor.
Kireç ocağında yok edilen o kadın heykelinin kim olduğunu bilmiyoruz. Hangi ustanın elinden çıktığını, kimi temsil ettiğini ya da yüzyıllar boyunca neler gördüğünü de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Fakat kireç olduktan sonra bile gülümsediği söylenen o heykelin Reşit Mazhar Ertüzün’de uyandırdığı duygu, bugün bize arkeoloji sevgisinin ne olduğunu anlatmaya devam ediyor.
Kültür mirasını asıl koruyacak olan şey, insanlığa ait her izi, insanlığın ortak hafızasının bir parçası olarak görebilmektir.
Reşit Mazhar Ertüzün’e, bu mücadelesi için minnetle…
HME.